Seçimler

Bugün büyük gündü sanki, bir oy heyecanı sardı her yeri, nereye gitsek nereye otursak 2 dakika muhabbet edecek olsak heryerde bir seçim seçim vardı. Kimisi oyunu verdiği partiyi övüyor kimisi ah şuna verseydim derdinde. Milletimizin iş gücü yok oturmuş olmuş bitmiş bir seçim ilüzyonunun ortasında lakırdı ediyor. Her neyse , seçimler oldu, kimi adaylar bölgelerindeki tek aday ! Böyle şey nerede, hangi ülkede var arkadaşlar, bu halkımızın demokrasiye ne kadar güvensizleştiğinin ve ne kadar umursamadığının bir göstergesi bence. Böyle giderse halimiz vahim. Ancak şunu da belirtmek gerek, cesaret bir seçimle ya da hilafet bir karar ile uygulanmaz, gelişmez, bu sebepten çok daha çalışkan olmaya iten doktrinler sarmalı dörtbir yanımızı…

Aşk Doktoru =D

Forum.TR’ye girmeyeniniz yoktur sanırım, e malum, milyona yakın üyesi olan tek forumumuz. Her neyse, geçenlerde yine forumda takılıyorum bi elimde kahve bi elimde logitech mouse’um. (mausum yazmak pek zor ingilizceye dikkat edecez die de neyse =)) Aniden bi kategori gördüm – Aşk Doktoru – ..! Aha dedim mutlaka girmem lazım kim ne yazmış bi bakıp benim de yazmam lazım =) Girdim usulca kategoriden içeri, heryer aşk ilanı yok ben nasıl yaparım yok abi nasıl  ayarlarım nasıl yatarım ayağında… Sonra hadi len ben de bi yazayım dedim ve başladım kavurmaya, oradan buradan toplaya toplaya müthiş bi konu çıktı ortaya… Yaşlı bir bayana aşık olan genç bir erkek !! =) Bakalım forum moderatörleri ve sayın ziyaretçiler ve zatı muhterem aşk doktorumuz bu konuya ne cevaplar verecekti =) yazı na fikri şöyleydi ;

38 yaşında bir kadına aşık oldum sizce ne yapmalıyım ? =D

Bi kaç gün bekledim acaba millet ne diyecek ne küfürler yiyeceğiz acaba diye =) bekledim bekledim ve sonunda açıp firefox’u http://www.frmtr.com/ask-doktorunuz/2647494-38-yasinda-bir-kadina-ilgi-duymaktayim-s.html’u yazdım (buradan da bakabilirsiniz) … gelen cevaplar ve halkımızın tepkisi şöyleydi =) ;

“senin 2 katın ne istiyorsun rahat bırak kadıncağızı”

“Zurnanın zırtlayacağı bir nokta daha var hadi diyelimki işin peşini bırakmadın ilişki yaşamaya başladınız. Kadının sana yakın davranmasından anlıyoruzki biraz rahat bir bayan arkadaşmız bu kişi. Bir ilişkiye başlarsanız şans eseri bu bayan işi gereği bir çok kişiye yakın davranacak ve bu tarz kıyafetleri giymeyi sürdürecek (karşımıyım hayır kesinlikle değilim insanlar özgürdür ne isterse giyebilir.). Sende kendini birşeylere fazla kaptırıp karışmaya ve sinir olmaya başlıyacaksın. Sonrada buraya gelip ikinci bir konu açacaksın ve muhtemelen başlıkta şu şekilde olacak “yardım edin sevdiğim kadın çok açık saçık elbiseler giyiyor ve pek çok erkeğe fazla samimi davranıyor ne yapmam lazım.”"

“sadece hayranlık sendeki yoksa aşık olduğun falan yok senin.boşver akranlarından birçok kız varken senin neyine kendinden 2 kat yaş büyük biriyle beraber olmak…”  ( amca bizi potansiyel sapık yapmış =)))

“kadına aşık değilsin arzuluyorsun ama o da aşk gibidir sana önerim yemeğe çık o kadınla çıkışta belki evine davet edebilir aman dikkat evli çıkmasın
yaş önemsiz bir kavramdır ama milletin ağzı torba değilki kapatasın
neyse sana vereceğim en doğru en örnek alabileceğin kişi peygamberimiz
25 yaşında 40 yaşında bir bayan evlendi
onun davranışları bize birer örnektir yani yaşın bir önemi yok amaç örnek olsun diye verdim” zuhahaha

….

ve moderatörün verdiği cevap =))

bu bölüm cinsel sorunlarınızı ya da arzularınızı paylaşabileceğiniz bir bölüm değil,adı üstünde aşk sorunlarınızı paylaşabilirsiniz aşk doktorunuz bölümünde,

yoruma kapalı…” …

iyi günler sevgili okuyanlar :=)

Bilgisayar Mühendsliği Neymiş Yau ?

Merhabalar, geçenlerde yine sözlüklerde gezinirken yanlışlıkla ODTÜ’nün sitesine dalıverdim ve güzel bir yazı buldum…

Bilgisayar Mühendisliğ okuynlar ve okumak isteyenler için güzel bir kaynak hazırlamışlar ellerine sağlık…

http://www.ceng.metu.edu.tr/~ucoluk/bm.html#Bilgisayar%20M%C3%BChendisli%C4%9Fi

Matrix Felsefesi

Matrix ! 1999 Yılında vizyona giren ve bence on yıllarımızı dolduracak bir şaheser, bir felsefik yoğunlaşma, bir aydınlanış hikayesi. Yılların emeğiyle oluşmuş gerçek bir organizma, yaşayan bir hikaye…

Matrix filmini çoğunuz duymuşsunuzdur. Bizi o zamanlar ne etkilemişti, ortaokul ya da lise dönemlerimizde ilgiyle sinema salonlarına doluşmuştuk belki büyüklerimiz ile belki de “Abi kız buluruz bea” diye bizi itekleyen arkadaşlarımız ile. İzlemiştik soluğumuzu tutup Nokia 5110′larımızı sessiz moda alıp. Ancak o zamanlar filmde hissettiklerimizle şimdi hissettiklerimiz bir olmasa gerek. Çünkü Matrix gerçekten herkesin anlayabileceği ölçüde bir film gibi gözükse de aslında altında herkesin anlayamayacağı yüce ve derin bir felsefik ders yatmakta. Bu dersi ve senaryo içine gizlenmiş bir çok öğeyi özenle araştırmış bir kaç arkadaşımın hatrına burada onlardan bir alıntı yaparak ta 2001 yılında yazılmış bir incelemeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Biraz uzun ancak gerçekten Matrix’i anlamamızda büyük etkisi var. Saygılarla…

“Matrix Reloaded tıpkı birinci Matrix filmi gibi baştan sona kadar sembollerle donatılmış bir film. Film içinde saklanmış semboller fark edilmeden ve bunların tekabül ettiği şeyler düşünülmeden seyredilirse ancak bir sürü saçmalıkla doldurulmuş Hong Kong malı kung-fu filmlerinden bir tanesi daha seyredilmiş olur. Öte yandan semboller tespit edilip üzerlerinde kafa yorulmaya başlanırsa filmin aslında anlatmaya çalıştığı pek çok şey olduğu fark edilecektir.

Filmi ikinci kez seyrettikten ve internetteki tartışma gruplarındaki yazışmaları biraz takip ettikten sonra tespit edebildiğimiz noktaları paylaşmak istiyoruz. Filmi bu noktaların ışığında tartışmanın bizi daha verimli neticelere ulaştıracağını düşünüyoruz.

Filmin daha ilk karelerinde hemen logodan sonra Matrix kodunun bir noktaya dönüştüğünü görüyoruz. Aklımıza “Big Bang” teorisi geliyor. Yani kainatın genişlemesine bakarak her şeyin tek bir noktadan (ak delik?) başlayan bir patlama ile vücuda geldiğini ileri süren teori! Daha sonra bu noktadan geri doğru çekilmeye başlayan kameranın bize gösterdiği “fraktal” grafikleri görüyoruz.

Fraktallar

Fraktal grafikler matematikçilerin son otuz senedir uğraştıkları bir alan. İnsanların yıllarca çalışsalar yapamayacakları kadar çok sayıda hesaplama gerektiren bu grafikleri görmek ancak bilgisayarların kullanılmaya başlamasıyla mümkün oldu. Bir tarafıyla kaos teorisinin matematiğe yansımalarından biri olan fraktal grafiklerin temel iki hususiyeti şöyle hülasa edilebilir:

1.Fraktal grafikler matematikte “kompleks” denilen sayılarla yapılan bir dizi hesaplamanın sonucunda üretilmiş hiçbir düzen takip etmeyen (kaotik) sayıların bir izdüşümü alınarak elde edilir.

2.Fraktal grafiklerin küçük bir bölümü seçilip büyütülürse asıl resmin çok benzeri olan bir resim elde edilir.

Birinci maddenin filmdeki aksini “determinizm-kaos” ikilemi olarak belirleyebiliriz. Determinizm ilkesi aynı sebep (etki) sağlanabilirse her zaman aynı netice (tepki) elde edileceğini söyler. Peki aynı sebebi oluşturmak mümkün müdür? Kaos teorisyenleri göre mümkün değildir. Zira kontrol edilmesi mümkün olmayan sayısız etken başlangıç şartlarında çok küçük farklılıklar meydana getireceklerdir. Bu farklar ise ilk başta olmasa bile belli bir noktadan sonra önceki tecrübeden çok uzaklaşan gelişmeleri müteakip tamamen alâkasız neticeler husule getireceklerdir. Filmde Merovingian karakteri determinizmin müdafii olarak karşımıza çıkacak ama inkar ettiği kaos onu bulmakta gecikmeyecektir.

İkinci madde ise filmde cevabını bulamadığımız “acaba Matrix içinde Matrix mi var?” sualinin cevabına dair ipuçları ihtiva ediyor.

Saat 00:00 – Aynı anda hem başlangıç hem de son…

Kamera geri çekilişini (zoom-out) sürdürüyor. Bir saatin iç aksamı içinde çarklar ve miller arasında biraz dolaştıktan sonra nihayet Matrix’in içine çıkıyoruz. Matrix’de ilk gördüğümüz eşya az önce içinde dolaştığımız saat ve bu saat tam gece yarısını yani günün başladığı ve bittiği anı gösteriyor!. Bu sahnenin aslında filmin düğümünün de atıldığı sahne olduğunu düşününce taşlar yerine oturuyor. İleride her şeyin bittiği ve yeniden başlayacağı anın bu an olduğunu göreceğiz. Tıpkı bir gün gibi!

Rüya: Uyanışın uykuda gelen ipuçları…

Bu ana kadar seyrettiklerimizin filmin kadın kahramanı Trinity vurulunca dehşetle uyanan Neo’nun gördüğü bir rüya olduğunu anlıyoruz. Neo aslında herhangi bir rüya görmüyor. Seçilmiş kişi (the one) rüyasında geleceği görüyor. Aslında uyuma uyanma ve rüya argümanlarına ilk filmden de aşinayız. “Uyanan” Neo’nun kendini içinde bulduğu geminin adı “Nebukadnezar” idi. Nebukadnezar eski Babil krallarından biri. Hz. Danyal (Daniel) peygamberin kıssasında ismi geçiyor. Hikayesinin Tevrat’ın Danyal bölümünde anlatıldığını okuduk. Rivayete göre Nebukadnezar bir rüya görür ve kahinlerini çağırıp rüyasını tabir ettirmek ister ancak rüyasını hatırlamamaktadır. Kahinler hem ne rüya gördüğünü bilip hem tabir edecekler veya öleceklerdir. Hz. Danyal bu imkansız görünen işi yapar ve kahinleri kurtarır. Bazı kaynaklar Hz. Danyal’ın rüya yorumları remil ve kehanetler üzerine “Kitab-ül Cifr” isimli bir kitabının olduğunu söylerler. “Cifir” kelimesinin etimolojik incelemesi de son derece heyecan vericidir. Bu kelimenin Arapça’dan batı dillerine cifreé – cipher diye geçtiğini oradan Türkçe’ye “şifre” olarak geri geldiğini biliyoruz. Hatta bunun İngilizce’deki “cyber” kelimesi ve bizdeki “sıfır” kelimesiyle akrabalığı bulunabileceğine dair gayet akla yatkın iddialar mevcuttur. Birinci filmde mürettebata ihanet eden karakterin ismi adeta bu iddialara bakarak konulmuştu: “Cypher”. Yani biraz “cyber” biraz “şifre” biraz “sıfır”…

Rüyalara dönelim… Rüyalar tarih boyunca filozofların zihinlerini meşgul etmişlerdir. Rüya ile gerçeği birbirinden ayıran nedir sualini biraz daha provakatif hale getirmek için hafifçe değiştiren filozofun dediklerini hatırlayalım: “Eğer her gün her uykuya yattığınızda aynı rüyayı görseydiniz ve her rüyanızda kelebek olsaydınız şöyle düşünmez miydiniz: ‘acaba ben rüyasında kelebek olduğunu gören bir insan mı yoksa rüyasında insan olduğunu gören bir kelebek miyim!’” İşte bu sorunun bir benzerini ilk filmde soran Neo’nun ikinci filmde artık uyuyamadığını görüyoruz? Neo uyuduğunda hep aynı rüyayı görmektedir ve ilk filmde olduğu gibi gördüğü rüyaların kendi gerçekliğinin üzerinde bulunan başka bir gerçeklikten “haberler” ihtiva ettiği fikrini aklından çıkaramamaktadır.

Matrix filmi batıda bizde olduğundan çok daha fazla tartışılıyor ve derinlemesine inceleniyor. “Büyük uyanıştan önce görülen rüyalar” argümanının Budizm ve Gnostisizm’den alındığı iddiasını internette okuduk. Farklı kiliselerin gösterdikleri farklı (ve taraflı) tepkileri karşılaştırarak bir neticeye ulaşmaya çalıştık. Gnostisizm kavramı birçok yerde karşımıza çıktı.

Gnostisizm – Bilinircilik

Matrix’im Gnostisizm ile bağı o kadar kuvvetli görünüyor ki Gnostisizmin ne olduğunu bilmeden filmin tam olarak anlaşılmayacağı görülüyor. Bilgilenmeler edinilen bilgiyle aydınlanmaya yaklaşmalar rüyaların ve sezginin ehemmiyeti ışıklı kapılardan geçerek bilgi kaynağına ulaşmalar ve daha bir çok öğe Gnostik referanslar taşıyor. Bu yazı yazıldığı zaman google arama motoru internette Matrix ve Gnostisizm kelimelerinin geçtiği iki bine yakın web sayfası buluyordu. Şimdi bu malumat deryasından süzebildiklerimizi kısaca sıralayalım:

1.Gnostisizm M.Ö. 5. ve 4. yüzyıllardan itibaren ortaya çıktığı sanılan ve orta doğuda yayılan bir dini felsefi akımdır. Bu akım İsa’dan sonra birinci asırda bazı Hıristiyan toplulukları içinde kendini göstermiş ve beşinci asra kadar etkinliğini devam ettirmiştir.

2.“Gnosis” kelimesinin etimolojisinden yola çıkılarak bu akımın bir “bilgi ile kurtuluş” akımı olduğu söylenmektedir. Ancak “gnosis” kelimesinin bugün İngilizce’de ki “know=bilmek” kelimesinin atası olduğu göz önüne alınarak varılan bu netice yanıltıcı olabilir. Gnostikler peşinde oldukları “kainat bilgisinin” teslimiyet ve ibadetle değil de sezgiyle ve bu bilgiye ulaşmayı sağlayacak bir takım sihirli formülleri bulup öğrenmekle elde edilebileceğine inanırlar.

3.Misallendirmek gerekirse “Maniheizm’in” ve “Sâbiîliğin” tamamıyla gnostik inanç ve öğretileri temsil eden dini gelenekler olduğu ileri sürülürken bazı din ve felsefe tarihçilerince “Mandeizm Hermetizm” vs. gibi mistik inançlar da Gnostisizm olarak nitelenir. Bu yaklaşıma dayanarak Kabala’yı bir Yahudi Gnostisizm’i Batıniliği de bir Müslüman Gnostisizm’i sayanlar vardır.

4.Gnostisizm bir çok araştırmacı tarafından dini sapkınlık olarak görülmektedir.

5.Tarih sahnesine İsa’dan sonra yeniden çıkan Gnostikler eski Yunan Felsefesi’ni esoterizm ve Hıristiyanlıkla kaynaştırıp eklektik bir inanç sitemi kurmaya çalışan dini-mistik düşünürlerdir. Temel olarak mutlak bilgi’nin anlık sezişlerle kavranabileceğine inanırlar. Tüm dinleri mutlak bilgiye ulaştırma noktasında yetersiz bulan Gnostikler mistik tarikat adamlarıdır Özellikle antik Yunan filozoflarından Eflatun’un felsefesini esas aldıkları için mutlak bilgiyi dini bilgilerin çok üstünde bulunan kurgusal bir bilgi sayarlar. Hz. İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğunu doğduğunu ve büyüdüğünü çarmıha gerildiğini kabul etmediklerinden Hıristiyanlarca sapkın sayılırlar. Bertrand Russell Hz. İsa’yı bir insan saydığı için Hz.Muhammed’i Gnostik saymıştır.

6.Gnostisizmin temel kültleri şöyle sıralanabilir:
a.Zıtlıklar üzerine inşa edilmiş bir düalizm.. Burada bu yazıyı yazarken Gnostisizm konusunda çok kereler başvuru kaynağı olarak kullandığımız Şinasi Gündüz’ün makalesinden bir paragrafı iktibas edeceğiz:

“Gnostik öğretinin arka planında madde-mana aydınlık-karanlık ruh-beden ve dünya-öte dünya gibi değerler arasında var olduğuna inanılan katı bir düalizm bulunur. Gnostikler makro planda alemi ışık alemi ve karanlık alemi şeklinde ikiye ayırırlar. Işık ya da nur alemi iyiliği hakikat ve gerçeği temsil ederken karanlık ve zulmet alemi kötülüğü yalanı ve gerçek olmayanı temsil etmektedir. Işık alemiyle karanlık alemi arasında bitmek tükenmek bilmeyen bir mücadele ve çekişme vardır. Madde ve maddi olan her şey yani içinde yaşadığımız dünya bedenlerimiz ve bu dünyaya ait olan her şey kötülük alemine aittir ve dolayısıyla bizatihi kötüdür. Ruh ve ruhsal olan varlıklar ise ışık alemine aittir ve yapısı gereği iyidir. Kötülük alemiyle iyilik alemi ya da ışık ile karanlık veya nur ile zulmet arasındaki bu mücadelede başarılı olacak olan iyilik yani ışık veya nurdur. Makro hayatın sonunda kötülük ve zulmet ışık tarafından dizginlenerek tahakküm altına alınacak ve onun emrinde olan madde ve maddi alem yok edilecektir. Mikro hayatı temsil eden insan açısından da aslolan iyilik alemine ait olan ruhsal varlığına değer vermek ve kötülüğe ait olan maddi yapısına yani bedenine ve bedenin istek ve arzularına boyun eğmemektir. Varlık itibarıyla kötü olan bu dünya ve dünyevi şeyleri terk etmek ışık ve iyiliğin timsali olan ruha ve ruhsal aydınlanmaya kulak vermek gerekir. Böylesi bir düalizm konusunda Gnostisizm diğer düalist geleneklerden ayrılır. Örneğin Zerdüştlükteki düalizm daha ziyade ahlakî bir karakter taşır. Gnostik düalizm adını verdiğimiz gnostiklerin düalizminde ise -etik bir karakter taşımanın yanı sıra- maddi aleme karşı bir tavır söz konusudur. Gnostik düalizmde madde ve maddeden kaynaklanan her şey kötülükle özdeşleştirilir. Gnostik gelenekte hayatî olan bu tasavvur örneğin Zerdüştlükte görülmez.”

Matrix filmlerinin hepsinde sözü edilen düalizmi müşahede etmek mümkündür. Matrix’in içinde (yani karanlık zulmet ve yalanlar aleminde) her yerde yeşilin tonları hakimdir. Zaten başta Matrix’in kodları yeşildir. Eğer film dikkatle izlenirse Matrix’in içinde bulunan hemen her sahnenin yeşil tonlarında görüntülendiği fark edilir. Özellikle zulmün yoğunlaştığı yerlerde yeşil iyice vurgulanmaktadır. Mesela birinci filmde ajanların Neo’yu sorguladıkları sahne tuzağa düştükleri otel odası hep yeşil tonlarda görüntülenmiştir. Aslında yeşil olmaması icap eden kahinin (oracle) odasının neden yeşil olduğu ikinci filmde anlaşılır: Kahin de aslına Matrix’in bir parçasıdır. ******** Matrix’in içindeyken yeşil bir kravat takarken gerçek dünyada kravat takmaz. Gerçek dünya (yani ışık ve hakikat dünyası) genelde mavi tonlarda görüntüleniyor. Bunun mahsus yapıldığını filmin yazarları Wachowski kardeşler bir mülakatlarında kendileri söylüyor.

b.Alâmet-i farikası hayat ve ışık olan tanrı inancı. Gnostik çevrelerde tanrı “hayat ağacının” özünde yahut kökünde bulunur onun mahiyetinin tam olarak anlaşılmasına imkan yoktur ve “hayat” “nur” “ışık kralı” gibi isimlerle anılır. Filmin sonuna doğru Neo’yu Matrix’in “kaynağına ulaştıracak olan ışıktan kapıyı hatırlayalım.

c.Yüce varlığın dışında maddî alemi yaratan varlık: demiurg. İnanılan yüce varlığın bütün kötülüklerin tecessüm ettiği “maddenin” yaratıcısı olamayacağına inanan Gnostikler bu işi yapan başka bir yaratıcı güce inanırlar. “Demiurg” Yunanca demiourgos (halk için çalışan) kelimesinden üretilmiştir. Kainatı ve insanın maddi varlığını yaratan güçtür. Kimi Gnostik gruplar için Demiurg doğrudan şeytandır. Filmde kendini “mimar” olarak tanıtan şahsın tanrı olduğunu düşünen bazı kimselerin gösterdiği tepki bu bağlamda manasızlaşır. Gnostik teolojide “Matrix’in” mimarı yani dünyanın yaratıcısı tanrı değil insanlığı hapsetmek isteyen şeytanın ta kendisidir.

7.Gnostikler maddeyi ruhun bozulmuş bir şekli olarak görürler. Onlara göre insanın varoluş amacı maddi varlığından sıyrılıp esas olana yani tanrıya dönmektir. Bu bizim tarikatlardaki “fenafillah” makamına ulaşmaya benzetilebilir. Gnostiklere göre bu “kurtuluş” ancak tanrının göndereceği seçilmiş bir kişi eliyle başlatılabilir ve kolaylaştırılabilir. Filmde Neo işte bu beklenen “mürşit” yahut başka bir değişle insanları kurtarmak için tanrının seçtiği kişidir.

8.Gnostikler “bilen” ve bilgileri ile tüm varlıklar arasında üstün hale gelen bilgisizlere nispetle geçmiş ve gelecekte bambaşka statüler kazanan kişilerdir.

Özetlemeye çalıştığımız noktalardan çok daha fazlasının internette bulunduğunu belirtmek isteriz. Gnostisizm ile ilgili yazıları okurken filmde ki argümanların hemen hemen tamamının kaynaklarını tespit edebildiğimi gördük. Bundan sonra da yeri geldikçe Gnostisizm ile filmi irtibatlandırdığımız noktaları vurgulamaya çalışacağız.

TOPLANTI

Nebukadnezar ve onun gibi birçok gemi kaptanı karşı karşıya bulundukları tehlikeli vaziyeti tartışmak ve ne yapacaklarına karar vermek üzere Matrix’in içinde buluşuyorlar. Osirus isimli gemiden gelen haber konuşuluyor. Filmde bazı yerler havada kalmış gibi görünse de işin aslı böyle değil. Matrix 2’den kısa süre önce bitirilen Animatrix isimli filmler serisini seyretmiş olanlar Osirus’u ilk defa işitmiyorlar. Dokuz kısa filmden oluşan koleksiyonun birinci filminin adı “Osirus’un son uçuşu” idi. Bu kısa filmde Osirus isimli gemi makinelerin saldırısına uğruyor ve kaçarken yeraltından yer yüzüne çıkmaya mecbur oluyor. İşte o anda gemi mürettebatı dev bir makinenin yeri kazarak Zion’a doğru ilerlediğini görüyor ve bu haberi canları pahasına merkeze gönderiyorlar. Gemi kaptanlarını bir araya getiren haber de işte bu haber. Sembolleri ve referansları bulma çabamızı Osirus’un manasını anlamaya çalışarak sürdürelim.

Osirus

Osirus Mısır mitolojisinde yeraltı ve tarım tanrısı olarak biliniyor. Kaynaklarda “Usire” diye de anılıyor. Nephis ve Seth’in kardeşi Isis’in kocası olarak bilinen Osirus “ölümlü tanrılardan” sayılmakla beraber ölümden sonraki hayatı ve ruhun ölümsüzlüğünü simgeliyor.

İnsanlara tarımı ve medeniyeti öğreten tanrı sayılan ve bir yandan da hayatın ortadan kaldırılamayışını sembolize eden Osirus’u filmde (Animatrix’ten bahsediyoruz) yerine oturtmakta zorluk çekmiyoruz. Osirus gemisi filmde “yeraltından” toprak üstüne çıkıyor. Bu çıkış ile de “medeniyetin” (Zion) tehdit altında olduğunu ve sonunun yaklaştığını anlıyoruz. Filmin (Matrix Reloaded) genelini düşündüğümüzde Osirus’un Zion’a gönderdiği mesajla yeniden hayata dönüş sürecini sayılabilecek reaksiyonlar zincirini başlatan geminin ismi olduğunu fark ediyoruz.

Osirus’tan gelen haberi alan gemi kaptanları strateji belirlemek üzere bir araya geliyorlar. Aslında ne yapılacağı belli. Komutan “Lock’un” emirleri açık: Bütün gemiler yayın seviyesini terk edip Zion’a dönecekler. Komutanın ismi felsefeye azıcık ilgi duymuş herkesin mutlaka işitmiş olduğu bir ismi çağrıştırıyor: John Locke. Bu filozofun genel çerçeveye nasıl oturduğunu tartışmadan önce hakkında neler biliyoruz bir bakalım:

John Locke

John Locke’un fikirlerinin özü 1690 tarihli “Essay Concerning Human Understanding – İnsanın Anlayışı Hakkında Makale” isimli eserinde bulunabilir. Modern emprisizmin (Amprizm veya Empirizm de deniyor) temelleri bu eserle atılmıştır. John Locke’dan başka Francis Bacon David Hume Stuart Mill ve Herbert Spencer gibi düşünürler de emprisistlerden sayılırlar. Emprisistlere göre insan beyni doldurulmayı bekleyen bomboş bir kağıda levhaya yahut tabloya (tabula rasa) benzer. Yaşadıkları tecrübeleri ile her geçen gün bu boş tabloyu dolduracak olan insan için tecrübeden başka bir bilgi kaynağı olamaz.

Filmdeki komutan Locke’un filozof John Locke ile bir alakası olabileceği varsayımından yola çıkarak yaptığımız araştırmalar bizi son derece ilginç neticelere ulaştırdı. Amprizm nedir başlıklı Türkçe muhtevalı bir web sitesinde rastladığımız cümleyi aynen iktibas ediyoruz:

“Emprizmin batı dillerindeki kökü deney ve görgü anlamlarını dile getiren empeiria deyimidir. Bu yunanca deyim bilimsel bilgi anlamındaki yunanca episteme deyimle sezgisel ve tinsel bilgi anlamındaki yunanca gnosis deyimine karşıt bir anlam taşır ve görgüsel bilgi (insanın doğrudan doğruya gördüklerinden çıkardığı bilgi) anlamını dile getirir.”

Bu satırları okurken aklımıza Kahin’in “Bingo!” deyişi geliyor. Tahmin ettiğimiz gibi Locke ismi öylesine seçilmiş bir isim değil! Bu ismin arkasında bir felsefi okulun görüşleri saklanıyordu.

Filmde ******** ile kumandan John arasında yaşanan çekişme aslında Gnostiklerle Emprisistler arasındaki felsefi çatışmaya işaret ediyor. Sezgisel bilgiye aydınlanmaya kahinin (bilgisiyle yücelen kişinin) ve Neo’nun (seçilmiş kurtarıcının mesihin) yol göstericiliğine iman eden Gnostik kaptan ******** ile bilgiye ancak tecrübeyle ulaşılabileceğine iman eden ve her türlü sezgisel (intuitive) bilgiyi saçmalık sayan emprisist komutan Lock çatışıyor. Bu çatışmayı anlaması mümkün olmayan seyirciyi de ihmal etmek doğru olmayacağından senaristlerimiz ortaya herkesin kolayca anlayabileceği bir çatışma unsuru atıyorlar: Kaptan Niobe. Böylece her anlayış seviyesinden seyirci tatmin edilmiş oluyor. Felsefeden uzak olan ve “meseleyi kurcalamaktan” hoşlanmayan herkes için hadise çözülmüştür! Mesele “kız” meselesidir!…

Bu kadarı da fazla denecek biliyoruz ama Niobe ismi de öylesine uydurulmuş bir isim değil!

Niobe

Yunan mitolojisinde değişik hikayesiyle öne çıkan Niobe Tantalus’un kızı Thebes kralı Amphion’un karısı yani Thebes kraliçesidir. Babası mühim bir kişi olmakla beraber tanrı değildir. Annesi ise bir tanrıçadır. Hikaye Yunan mitolojisinin en değerli kaynaklarından sayılan Homeros’un İlyada’sında da anlatılır. Efsaneye göre Niobe kendisi tam bir tanrıça olmadığı halde Titan’ın kızı tanrıça Latona’yı (kaynaklarda Leto diye de geçiyor) küçümser. Latona’nın iki çocuğuna karşılık kendisinin yedi kızı ve yedi oğlu olması hasebiyle ondan çok daha fazla saygı hak ettiğini ileri sürer. Bu sözlerden alınan Latona kendini bir tanrıça ile karşılaştıran Niobe’yi cezalandırmaları için çocukları Apollon ve Artemis’i vazifelendirir. Apollon ve Artemis attıkları oklarla Niobe’nin on dört çocuğunu da öldürürler. Evlatlarının acısıyla dört gün boyunca hiç durmadan ağlayan Niobe sonunda yaşlar akıtan (ağlamaya devam eden) bir taşa dönüşür ve Sipylon yahut Sipylas denilen dağın zirvesine nakledilir.

Bu ismin bu efsanenin filmle alâkasını bir takım zorlamalara girmeden kurmak zor. Belki de üçüncü film bize neden bu ismin tercih edildiğini gösterecektir.

Upgrades

Toplantıda ********’un gemi kaptanlarından yardım istediğini görüyoruz. Gemisi Nebukadnezar’ın yeniden şarzolabilmesi için 36 saate ihtiyacı vardır. Bundan sonra yeryüzüne yakın olan “yayın seviyesine” tekrar çıkacaktır. Yayın seviyesinde mutlaka birisinin bulunması gerekmektedir çünkü ******** kahinin tekrar irtibata geçmesini beklemektedir. Bu davranış komutan Lock’un açık emirlerine itaatsizlik manasına gelecek olsa da orada toplanan insanlar zaten otoriteye “itaatsizlik” ettikleri için orada bulunabilen insanlardır. Neticede gemi kaptanlarından birisi bu vazifeyi kabul eder. Bu sırada birinci filmden tanıdığımız ajan Smith toplantı yapılan yerin kapısından Matrix’le irtibatını sembolize eden kulaklığını bir mesajla birlikte Neo’ya gönderir: Neo onu özgür bırakmıştır. Belki vazifesinde başarısız olduğu için belki ilk filmde Neo içine girdiğinde kodu değiştiği için artık bir Matrix ajanı değildir.

Bundan sonra toplantı yerine gelen ajanlar Neo ile nafile yere dövüşecektir. Neo bunlarla dövüşürken “upgrades” diyecektir. Yani versiyon yükseltmeleri. Ajanlar iyileştirilmiş geliştirilmiş programlardır ama Neo’yu durduramayacaklardır.

Bu sahnelerde doğrudan bir keşiş kıyafeti içinde görünen Neo dikkatimizi çekiyor. Siyah cüppesinin etekleri ayak bileklerine kadar uzanıyor. Tam bir dindar mümin zangoç kıyafeti.

ZİON

Son insan şehri Zion’u ilk kez görüyoruz. Mürettebatı genç bir çocuk karşılıyor. Bu çocuğun hikayesi de Animatrix’de anlatılıyor. Zion’un ilk göze çarpan özellikleri karanlık olması eski moda makinelerle donatılmış olması ve halkının genellikle zenci ve “Hispanic” olması. Aslında Zion’un bu demografik yapısı film üzerinde yapılan bir takım spekülasyonları boşa çıkarıyor. Matrix’ten kurtarılmış insanların kurduğu şehrin sakinleri sarı saçlı beyaz tenli mavi gözlü “efendiler” değil!

********’un kumandan Lock ile tartıştığı sahnede adeta John Locke’un hiddetle konuştuğunu işitiyoruz. Aynen şunları söylüyor kumandan: “Kahinleri de kehanetleri de Mesihleri de umursamıyorum!”

Hamann

Hemen bu sahnede başkan Hamann ile karşılaşıyoruz. Filmdeki isimlerin hemen hepsi özellikle seçilmiş olduğuna göre kim bu Hamann diye yaptığımız küçük bir araştırma bizi hemen verimli neticelere kavuşturuyor. Aradığımız kişi “Johann Georg Hamann”.

Johann Georg Hamann 1730’da doğu Prusya’da bulunan Königsberg şehrinde dünyaya gelmiş. Kant’ın yakın dostu David Hume’un çağdaşı. Ondan çok etkilenen Göthe onun için “çağımızın en parlak beyni” demiş. Kierkegaard ondan “imparator” diye bahsetmiş. Alman klasisizminin ve romantizminin babası sayılıyor. Gençlik yıllarında seküler aydınlanmacılık fikrinin fanatiklerinden olan Hamann ticari bir vazife için gittiği Londra’da İncil’i baştan sona okumuş ve eski fikirlerinden dönerek iman etmiş. Protestan Hıristiyanlığın Ortodoks bir yorumunu benimsemiş. Çalışmalarını lisan alanında mantık ifade iletişim semboller soyut düşünce ve analiz üzerine yoğunlaştırmış.

Filmde Hamann figürünü yerine oturtmak hiç de zor olmuyor. Hamann bir yandan Emprisizm okulundan (David Hume ve George Berkeley üzerinden) komutan Lock’un (John Locke’un) dostu (ve eski fikir arkadaşı) olduğu halde nihai tercihini “inanan” (mümin) ********’dan yana kullanıyor. Onu koruyor ve öne çıkartıyor. Hele Hamann’ın Neo ile “sebep” üzerine yaptığı sohbet tahminimizin ne kadar doğru olduğunu gösteriyor. Makinelerin bulunduğu katta Hamann Neo’ya makinelerin nasıl çalıştıklarını anlamadığını ama çalışmaları için bir “neden” bulunduğunu anladığını söylüyor. Aynı şekilde Neo’nun yaptığı bazı şeyleri nasıl yaptığını anlamadığını ama tüm bunların arkasında bir “neden” bulunduğuna inandığını söylüyor. Johann Georg Hamann yazılarında “sebep” kavramına “sebeplendirme faaliyetine” “sebeplere dayanarak makul olmaya” hususi bir ehemmiyet atfetmiş. Hamann bahsini filozofun hakkında araştırma yaparken rastladığımız dikkat çekici aforizmasıyla kapatalım:

“Eğer dil (lisân) olmasaydı “sebep” (reason) “sebep” olmasaydı “din” ve tabiatın bu üç esası mevcut olmasaydı ne zihin (yahut ruh Almanca: geist) ne de cemiyeti bir arada tutan bağlar mevcut olabilirdi.”

Seraph – Seraphim

Oracle’dan (kahinden) gelen mesaj üzerine randevu yerine giden Neo’yu Seraph isimli karakter karşılıyor. Seraph kelimesi İbranice “Seraphim=yanmak” kelimesinin bir türevi. Üç çiftten müteşekkil altı kanadı olan ve göğün sekizinci katında bulunan ateşten yaratılmış bir grup meleğe verilen bir isim bu. Bazı kaynaklara göre tabiat üstü bir yaratık kanatları olan zehirli bir yılan yahut ejderha.

Filmde Seraph kahinin koruyucu meleği olarak karşımıza çıkıyor. Neo’nun gerçekten seçilmiş kişi (the one) olduğunu anlayabilmek için onunla dövüşüyor. Nihayet onun doğru kişi olduğuna kanaat getirince (ki Seraph birini gerçekten tanımanın en iyi yolunun dövüşmek olduğunu söylüyor) görüşmeye müsaade ediyor. Bu arada Neo ona bir programcı olup olmadığını sorunca başıyla hayır işareti yapıyor. O sadece “vazifeli”! Vazifesi sadece en mühim olanı muhafaza etmek. Meleklerin iradeleri olmadığı herkesin malumudur. Onlar sadece kendilerine verilen vazifeleri yaparlar o kadar. Seraph da sadece vazifesini yapıyor.

Kahin Neo’ya kırmızı renkli bir şeker ikram ediyor. Birçok tartışma grubunda bu şekerin tıpkı Neo’yu birinci filmde Matrix’ten çıkarmaya yarayan “kırmızı hap” gibi bir fonksiyonu olduğu iddia ediliyor. Neo bu sefer şekeri alsa da yemiyor. Bu sahnede Kahin’in de Seraph gibi bir program olduğunu öğreniyoruz. Öte yandan Kahin Neo’ya iki isim veriyor: Anahtarcı ve Merovingian. Anahtarcı kod kaynağına ulaşan kapıları açmak için lazım gelen anahtarları yapmaktadır. Merovingian anahtarcıyı kaçırmıştır ve hapis tutmaktadır. Kahine göre Merovingian’ın istediği şey çok kuvvetli insanların peşinde oldukları şeyden ibarettir: daha fazla “güç”.

Merovingian

Filmin en ilgi çekici karakterlerinden birisi Merovingian. Zaman zaman Fransızca konuşan bu karakterin ismi arkasına neler neler saklanmış açıklamaya çalışalım..

Yine esoterizm sularında gezmeye başlayacağız ama önce biraz tarih… Merovingian kelimesi bizi Merovingian Hanedanı’na götürüyor. Bu hanedan beşinci asırda Fransa’da hakim olmuş. Hanedanın ilk kralının ismi Merovech (Fransızcası Mérovée). Onun soyundan gelenler kendilerini Merovingianlar diye tesmiye etmişler.

Merovingianlar arasında doğrudan Hz. İsa’nın kanını taşıdıklarını iddia edenleri olduğu gibi soylarını Hz. Davut’a kadar dayandıranları var. Taşıdıkları kanın kutsal olduğuna ve nesiller boyunca korunarak aktarıldığına inanıyorlar. Bu isim üzerinde insanı hayrete düşürecek kadar spekülasyon yapılmış. Merovingian soyunun kayıp ülke Atlantis’ten geldiği iddiasından Antik Yunan’ın yarı tanrılarına kadar uzandığı iddiasına kadar birçok spekülasyon bulunuyor. Bunların biraz daha ilerisinde bizi daha da tanıdık “spekülasyonlar” bekliyor.

Merovingian hanedanı kimi kaynaklara göre yedinci kimilerine göre sekizinci asırda gücünü kaybetmiş. Uzun ve kızıl saçlı Merovingian kralları (ki saçlarının kızıllığının Hz. Davut’un soyundan geldiklerinin delili olduğunu iddia ederlermiş) iktidardan düşmüşler. Ancak kutsal bir kanın taşıyıcısı olduklarını düşündüklerinden iddialarını hep sürdürmüşler. Son Merovingian Krallarından Godefroi De Bouillon “Sion tarikatı – Order of Sion” olarak bilinen örgütün kurucusu sayılıyor. Godefroi De Bouillon bu örgütü Kudüs’ün Müslümanların elinden alındığı ilk haçlı seferinden dönüşünde Kudüs’e göç eden Hıristiyan kafileleri korumak ve bunların Kudüs’e güvenle yerleşmelerini sağlamak maksadıyla kurmuş. Tarikat ismini haçlı şövalyelerin “kurtarmaya” gittikleri Kudüs’ün yakınlarındaki Sion dağından almış. Sion Tarikatı’nın silahlı kanadının ismi birçok kişiye tanıdık gelecektir: “Tapınak Şövalyeleri – Knights Templar”

Tapınak Şövalyeleri

Tapınak Şövalyeleri’nin öncelikli vazifesi kutsal kan taşıyıcılarını (Merovingianları) korumak ve kutsal kanın nesiller boyunca aktarılmasını sağlamak olmuş. Buna karşılık yer altına çekilmiş olsalar da hem siyasî hem ticarî mânâda birbirlerini koruyup kollayan efendi Merovingianlar da onları beslemiş.

Bugün hemen her ülkede sayısız locası bulunan çeşit çeşit ezoterik örgütlenmelerin mason localarının halen yaşattığı ritüellerinin pek çoğunu önce Sion Tarikatın’dan sonra Tapınak Şövalyeleri’nden tevarüs ettikleri söyleniyor.

Şimdi bütün bunları filmdeki yerlerine oturtalım. Kahin Merovingian’dan bahsederken onun çok güçlü olduğunu “en eskilerinden biri” olduğunu ve tek isteğinin her büyük güç sahibi gibi daha fazla güç olduğunu söylüyor.

Merovingian’ın en yakın iki muhafızını gözlerimizin önüne getirelim: ikizler. Bu karakterlerin de Tapınak Şövalyelerini sembolize ettiklerini ileri sürmek hiç garip kaçmayacaktır sanırım. Tapınak Şövalyelerin’in bir mühründe at üzerinde iki şövalye (muharip rahipler) resmedilmiş.

Türk Masonlarının yayın organı “Mimar Sinan” dergisinin bir sayısında Tapınak Şövalyeleri ile Masonluk arasındaki bağlantıya dair şunlar anlatılmış:

“Kilise’nin baskısıyla Fransa Kıralı’nın 1312 yılında Templier tarikatını kapatması ve mallarını Kudüs’teki Saint Jean şövalyelerine vermesi ile Templier’lerin etkinliği ortadan kalkmadı. Bunların büyük bir çoğunluğu o zaman çalışmakta olan Avrupa’daki mason localarına sığındılar. Templier’lerin başkanı Mabeignac ise çevresindeki bir gurup Templier ile İskoç duvarcısı kılığında ve Mac Benach takma adıyla İskoçya’ya sığındı. İskoç kralı Robert Bruce (Bu kralı Braveheart-Cesur Yürek filmini dikkatle seyredenler çok iyi hatırlayacaklardır. S.C.) onları çok iyi karşıladı ve İskoçya’daki mason locaları üzerinde büyük bir etkinliğe sahip olmalarını sağladı bunun sonucunda İskoç locaları hem mesleki hem de düşünsel açıdan büyük bir aşama kazandılar. Mac Benach sözcüğü bugün bile masonlarca saygı ile kullanılır. Templier mirasının sahibi İskoç masonları Fransa’ya çok yıllar sonra bu mirası iade ettiler ve bugün İskoç usulü olarak bilinen ritin temelini Fransa’da attılar.”

Şu bilgiler de “Tampliyeler ve Hürmasonlar” başlıklı bir makaleden:

“Tampliye tarikatı tekris törenini içeren ritüeller günümüzdeki mason ritüellerinin benzeridir…/…Tampliye tarikatı üyeleri birbirlerine aynı masonlukta olduğu gibi kardeşim derler../… Tampliye tarikatı ve masonluk kurumu birbirlerini belirgin ölçüde etkilemişlerdir. Hatta korporasyonların ritüelleri adeta Tampliye’lerden kopye edilmiş denilecek kadar benzerdir. Bu itibarla masonların kendilerini büyük ölçekte Tampliye’lerle özdeşleştirdikleri ve aslında özgün gibi görünen masonik ezoterizm (gizllik) içinde önemli boyutlarda Tampliye mirası olduğu belirtilebilir…/… Özet olarak araştırmanın başlığında belirtildiği gibi masonik kralî sanat ve inisiyatik-ezoterik çizginin başlangıç noktası Tampliye’lerin son noktası da hürmasonların olarak kabul edilebilir.”

Sion Tarikatı’nın da Gnostik bir yapılanma olması hasebiyle “ışıkla” “aydınlanma” sembolleriyle dolu bir sürü ritüeli ve mistik öğeleri bünyesinde taşıdığını belirterek bu meraklı konuya şimdilik nokta koyalım ve yine Gnostik – ezoterik çizgide izah etmeye çalışacağımız “mimar” figürünün tahliline geçmeden anahtarcıdan azıcık bahsedelim.

Anahtarcı

Aslında anahtarcı üzerinde söyleyeceğimiz çok fazla şey yok. Hacker jargonundan “arka kapılar – back doors” kavramını filme taşımak için anahtarcıyı kullanmış Wachowski kardeşler. Bir de yine anahtarcıya söyletilen bir cümle var ki bu cümle ile bir hataya düşmüşler. Kısaca tesbit ettiğimizi düşündüğümüz bu hatayı aktaralım. Anahtarcı Neo’ya Mainframe bilgisayara nasıl gireceğini anlatıyor. Mainframe bilgisayarlar bankalar havaalanları nüfus idareleri gibi çok yüksek sayıda kayıtların saklanıp işlem görmesi gereken müesseselerde kullanılan süper bilgisayarlardır. Türkçe’ye olduğu gibi çevirecek olsak “Ana Çerçeve” diye çevireceğimiz bu kelimenin “çerçeve” tarafı bizi alakadar ediyor. Anahtarcı kahramanlarımıza “Ana Çerçeveye” girmek için tam 314 saniyeleri olduğunu söylüyor. Bu sayıyı 314 diye yazsak belki sayı çok kimseye tanıdık gelecektir. Bu sayı pi sayısıdır. Peki burada ne arıyor? Ne münasebetle pi sayısından bahsediliyor? İzah etmeye ve düşülen hatayı göstermeye çalışalım.

“Altın oran örneğin bir dikdörtgenin göze en estetik gözükmesi için uzun kenarı ile kısa kenarı arasındaki orandır. Buna benzer olarak bir doğru parçasının ikiye ayrıldığında göze en hoş gelen ikiye ayrılma oranıdır. Altın oran sadece dikdörtgen ve doğru için değil neredeyse tüm geometrik cisimler ve yapılar için kullanılabilir.”

Filmde mainframe’in çerçevesinden dikdörtgene dikdörtgenden altın orana ulaşıyoruz. Zira mükemmelin peşindeki makinelerin ana bilgisayarlarını estetik mükemmeliyetin göstergesi altın oranı dikkate alarak yapmış olmaları söz konusu. İyi de kaç bu altın oran rakamı? 314 mü diyeceksiniz? Kurguya göre böyle olmalıydı ama maalesef altın oran 1618033…. gibi bir sayıdır. Bize öyle geliyor ki Wachowski kardeşler matematiğin iki sihirli sayısını pi’yi ve fi’yi (altın oran) karıştırmışlar. Ne diyelim! En azından birisi çıkıp daha makul bir açıklama getirmediği müddetçe “bu kadar hata kadı kızında da olur” deyip iddiamızı sürdürebiliriz!..

“Mimar

“Mimar” figürü ezoterik yapılanmalar için hususi manalar taşır. Mesela yukarıda sözünü ettiğimiz Türk masonlarının en mühim yayın organlarından birinin adı “Mimar Sinan”dır. Takib eden satırlar Masonların web sitesinden: “Mimar Sinan : Duvarcı ustalarının büyük üstadı
Yeniçağ sadece Batı’ da değildi Doğu’ da da başladı. Fatih Sultan Mehmet’ le merkezi bir devlet yapısına bürünen Osmanlı II. Bayezid döneminde önemli kurumlara torunu Kanuni’ nin sultanlığı sırasında ise ihtişamlı yapılara kavuştu. Bu ihtişamlı yapıların hepsi Osmanlı dönemindeki operatif masonların yani duvarcı ustalarının büyük üstadı Mimar Sinan’ın imzasını taşıyordu…/…Doğu’ yu Batı’ya bağlayan körüler de inşaa eden Mimar Sinan bugün eserlerinin yanı sıra Masonların da akıl ve gönüllerinde yaşıyor. Türk Masonları’nın 1966’da yayınlamaya başladıkları araştırma dergisi “Mimar Sinan” adını taşıyor.”

Masonlar inandıklarını ileri sürdükleri yüce güce “Kainatın Ulu Mimarı” diyorlar. Bu konuda yine masonların kendi açıklamalarına başvuralım. Önde gelen Türk masonlarından biri olarak bilinen Selami Işındağ 1977 yılında yayınlanan “Masonluktan Esinlenmeler” adlı kitabında masonların “Evrenin Ulu Mimarı” hakkındaki inancını şöyle anlatmış:

“Masonluk Tanrısız değildir. Ama onun benimsediği Tanrı kavramı dinlerdekinin aynı değildir. Masonlukta Tanrı bir yüce prensiptir. Evrimin son aşaması doruğudur. Özvarlığımızı eleştirerek kendi kendimizi tanıyarak bilerek bilim akıl ve erdem yolundan yürüdükçe onunla aramızdaki açı azalabilir. Sonra onda insanların iyi ya da kötü nitelikleri yoktur. Kişileştirilmemiştir. Doğanın ve insanların yöneticisi sayılamaz. Evrendeki büyük ve yüce çalışmanın birliğin harmoninin Mimarıdır. Evrendeki tüm varlıkların toplamıdır. Her şeyi kapsayan total güçtür enerjidir. Bütün bunlara karşın onun bir başlangıç olduğu benimsenemez… Büyük bir gizem (sır)dır.”

Hemen burada filme dönüyoruz. Filmde Neo’nun karşısına çıkan “mimar”ı yukarıda iktibas ettiğimiz paragraftan tamamen habersiz olarak “Matrix’deki büyük çalışmanın birliğin harmoninin Mimarı” diye tanımlayabilirdik. Matrix’in “mimarı” aynen bu vasıflarıyla karşımıza çıkıyor. O aslında tüm simülasyonu yazan programcı adeta taşların nasıl üst üste koyulacağını hesaplayan mimardır. Yapısı mükemmeldir. Mükemmelliği yüzünden de kusurludur. Bu paradoksun izahı şöyle yapılabilir: İnsan tabiatı doğuma ve ölüme yani başlangıca ve sonlanmaya göre değişmez biçimde ayarlandığı için bu tabiatı hakkıyla simüle etme iddiasındaki programın mükemmel olabilmesi için sonlu-fâni olması lazımdır. Makineler bilgisayar programları hep aynı performansla çalışmak üzere tasarlanır. Özellikle bilgisayar programları için yaşlanmak yok olmak diye bir şey söz konusu değildir. Ancak insan gözüyle bakıldığında bir noktadan sonra bozulmaya yok olmaya gitmeyen yapı eşyanın tabiatına aykırı hareket etmesi hasebiyle o andan itibaren gerçekçilikten uzaklaşacak hakikati simüle etme iddiasını an be an biraz daha kaybedecektir. Zaten birinci filmde Ajan Smith’in ağzından “ilk” Matrix’in acısız kedersiz ve mükemmel bir hayatı simüle etmek üzere yapıldığını ama “ekinlerin” yani insanların bu yapıyı kabul etmeyip öldüklerini işitmiştik. Dolayısıyla mimar insan tabiatına aykırı olan “kendini kusursuzca ve sonsuza kadar sürekli yeniden üreten yapı” modeli yerine zamanı geldikçe yok olup –kıyamet yahur ölüm- sonra yeniden doğan bir yapı kurmayı tercih etmiştir.

Bütün çabalara rağmen Matrix hâlâ mükemmel olamamıştır. Makinelerin anlayamayacakları ve dolayısıyla hata olarak kabul etmeyecekleri bir problemi vardır. Bu problemi mimar Neo’ya şöyle açıklıyor:

“Your life is the sum of a remainder of an unbalanced equation inherent to the programming of the Matrix.”

“Senin hayatın Matrix’in programlamasından kaynaklanan eşitlenmemiş bir denklemin kalanının toplamıdır.”

Bu kötü tercümeden bir şey anlamayanlara şunu söyleyebilirim ki ifâdenin aslı da îzaha muhtaçtır. Bu ifâdeyi devreden rakamlarla izah edeceğiz. Devreden rakamları bilirsiniz. Her hangi bir hesap makinesinde mesela 10’u 3’e bölerseniz 3.333333.. sayısını elde edersiniz. Matematikte bu sayıların adı devreden sayılardır. Makineniz virgülden sonra kaç hane gösterirse göstersin bu rakamın sonu gelmez. Şimdi yine hesap makinenizde bu rakamı tekrar böldüğünüz sayıyla yani 3 ile çarpın. Elde edeceğiniz değer beklendiği gibi 10 yerine 9.9999… olacaktır. Matematikçilerin kolayca izah ettikleri bu durum makineler için bir hatadır! İşte mimarın da anlattığı durum budur. Wachowski kardeşleri birçok başka buluşlarının yanında hususen bu buluşları için tebrik etmek lazım. Neo işte makinelerin hesaplayamadıkları bu yüzden de ortaya çıkmasına engel olamadıkları milyonda birlik hatadır. Bir taraftan tüm gayretlerine rağmen bu hatadan kurtulamadığını itiraf eden Mimar öte taraftan bu hatanın beklendiğini ve ona göre tedbirlerin alındığını da belirtiyor.

Burada anlıyoruz ki Kahin’den ajanlara anahtarcıdan Trinity’e kadar herkes aslında Mimar’ın planının şuurlu yahut şuursuz birer parçası dost sandığımız bir çok karakterse ortaya çıkmasına mani olunamayan “anomali” olan Neo için yazılmış hata giderme kodlarıdır (error-handlers).

İşte tam bu noktada dikkatli olmamız lazım. Gnostik teolojiye göre bu karanlık “maddî” alemin (Matrix’in) yaratıcısı “tanrı” değil şeytan yahut onun muadili karanlık bir güçtür. Dolayısıyla ışıktan kapılardan geçilerek ulaşılan “Mimar” bizi yanıltmamalıdır. Mimar bizce Gnostiklerin şeytanından başka bir şey değildir.

Matrix filmlerinin ikincisinde farkına varabildiğimiz gizli referanslar mesajlar kabaca bunlar. Otoyoldaki kovalamaca sahnesinde görünen tüm araçların plakalarının eski ve yeni ahitten ayet numaralarına tekabül ettiğini filmde sıkça rastladığımız 101 303 gibi rakamlar üzerine yapılan spekülasyonları Zion kelimesi üzerine yapılan tartışmaları ve daha birçok mevzuu kâfî derecede uzadığını düşündüğümüz bu yazı dizisinde ele almadık. Maksadımız filmde görünenlerin sadece buz dağının suyun üzerinde kalan kısmı olduğunu göstermekti. Maksadımız filmde görünenlerin sadece buz dağının suyun üzerinde kalan kısmı olduğunu göstermekti. Bir de mitolojik ve dini referansların bu filmde nasıl yoğun işlendiklerine dikkat çekmek istedik. Umarız anlı şanlı yazarlarımızın gazetecilerimizin din adamlarımızın filmi doğru düzgün seyretmeden savurdukları iddiaların ithamların ne kadar manasız olduğunu gösterebilmişizdir.”

Hacı Hoca Nerdesin Ah Kahve Koca =)

Merhabalar, bugün ilk kez olmasa da güzel ve bir o kadar da esprili bir fal mevzusunun içinde buldum kendimi =)… Kahveler mi çevrildi, fallar mı dinlendi, ortalıkta birşeyler mi döndü ben anlamadım bakındım etrafa… =) Arkadaşlar, sağolsunlar çok iyilerdir çok severim hepsini, dedilerki şu şu yerde şu şu cafe’de süper bir falcı varmış toparlanalım planlayalım gidelim… Okulun yakınında (!) =) bir mekan böyle garip, kahvehane mi desek, hafif kelepir market mi manav mı desek böyle tanımlanamayacak derecede uyumsuz ve mistik bir mekan, duvarlar kırmızı her an bir sinir stres ortamına uygun, alanı az biraz geniş ve bir o kadar da sakin, koltuklar hemen ye iç kalk havası veren garip bir yerdi. Vitrinde stilleri 60lı yıllara dayanan bir kareografide yazılmış BORDO adı ve cazibe merkeziymiş gibi yapılan bir kaç artistik çalışmalarla mekan iyice uçmuş bağlanmış yani. Gel gelelim gittik oturduk, hafif esmer, ince bir adam geldi ne içeceğimizi sordu tabiki fal için gelen arkadaşlarımız Türk Kahvesi diye lafa başlayınca bizim de aradan “Abi bi 3ü 1 arada” dememiz pek cazip değildi ama elbet istekler alındı adisyon kazındı gelindi merakla beklenen anlara. Kahveler yudumlanmış ters yüz edilmiş, küçük parmaklar fincanın üzerinde termometre misali ısı ölçümlerini yapmış, falcı abla arkada hafiften tıkınıp o güdüm göbeğini doldurmuş, insanlar bir mayhoş hava içerisinde duman bulutu arasından falcı ablaya bakmış ve olaylar genişledikçe genişlemişti. Zaman doldu, saate baktık ve ilk kobayımız falcı ablaya yanaşmış ve fincanı sunmuştu, ah ne sunmaydı o =)… Biz tabi pek birşey duymadık, duyamazdık da çünkü hanımcığım fincanları alıp başka bir masaya geçmiş hikayeyi orada türetiyordu ki bu da pek dikkatimi çekti, acaba bizden sakladıkları mı var fal ya sanki nolacak,neyse.. Arkadaşımız döndü bir diğer arkdaşımız fincanı tedbirli bir şekilde tutarak falcı ablaya yanaştı, ve bir diğeri daha =)… En son tabi kimseye bir şey anlatılmadı ya da biz birşey bilmiyorduk kime ne anlatıldığını, hangi oğlanın baş harfinin uzatmasının söylendiğini, kimlere kin besleneceğini, kimlerin bizler üzerinde illet olabileceğini ve bunun gibi birçok ihtimal ve felaket haberlerini bilmeden oradan ayrıldık. Sonra güzel bir yemek yedik, ve anıların bizlere verdiği huzur ve falcı ablanın arkamızdan kimbilir neler dediğini düşünerek bu maceranın da sonuna geldik.. Güzeldi, umutlu bir yolculuktu ama arkadaşlarımızın aman nazar değer korkusuyla birbirlerinden o göbüş falcı ablanın dediklerini saklaması bile çok hoştu ;)

Geçen geyikler olsun, sizlerin anıları, endişeleri olsun, yanınızda olmak da bana mutluluk veriyor…

İyi ki varsınız dostlar =)

Bir Deneme…

Gazze, İsrail’in içinde, sahil kıyısında garip ve kültürel açıdan pek de bir önemi olmayan, ekonomisi yerlerde, tek gelir kaynağı hafif bir tarım endüstrisi, makina kimya ve liman işletmeciliği olan bazen de ‘nedense’ UNICEF yardımlarıyla ayakta kalan bir şehir, üzerinde kimi zaman kara bulutlar kimi zaman Orta Doğu’nun bereketli güneşi dolaşan bir şehir. Zulümü de barışı da eksik olmayan şehirlerin başında geliyor Gazze, İsrailli deyimiyle Denizin Dumanı Gazze…

Biliyorsunuz gündemimizde İsrail’in Gazze harekatı var, etraf karanlık duman bağırışlar çığlıklar silah sesleri top mermileri ve dahası. Lütfen bu yazıyı okurken dinlediğiniz haberleri, radyo programlarını, sahte tanıkları, görüntüleri unutun ve gelin Gazze tarihini baştan alalım ;

Akdeniz’in güneydoğu kıyısındaki Gazze, 45 kilometre uzunluğunda, 10 kilometre genişliğinde, kuzey ve doğusunda İsrail, güneyindeyse Mısır’ın Sina yarımadasına komşu bir toprak parçası. Gazze’de 1.4 milyon Filistinli yaşıyor ve bunların yarısından çoğu İsrail’le geçmişte yapılan savaşlarda mülteci durumuna düşmüş aileler. Gazzelilerin çoğu günde 2 dolardan az bir parayla yaşamak zorunda. İsrail’ın sınırı sık sık kapatması yüzünden bölgedeki işsizlik yüzde 50’yi aşmış durumda. Yoksulluk yüzünden eşeklerin çektiği arabaların giderek daha da yaygınlaştığı Gazze’de, yoksul görünümlü evlerin dış duvarları İsrail tarafından öldürülmüş militanların resimleriyle kaplı.

3000 yıldan fazla süredir yerleşimin olduğu Gazze, antik uygarlıkların kavşak noktasında bulunuyor. Hazreti Muhammed’in dedesinin mezarının bulunduğuna inanılan Gazze aynı zamanda İmam Şafi’nin doğum yeri. Gazze, İsrail’in kurulmasıyla sonuçlanan Arap-İsrail savaşında Mısır’ın kontrolüne geçti. Şu anda İsrailde bulunan topraklardan ayrılan yüz binlerce Filistinli mültecinin gelmesiyle Gazze’nin nüfusu 1948-49’da üç katına çıktı. Mısır yönetimi altındaki Gazze, İsrail’e karşı militan Filistin muhalefetinin yerleştiği bir yer haline geldi. Burada şunu da belirtmek çok doğru olur buradaki militan eğitimi her geçen yıl gelişerek 2000′li yıllara kadar sürmüş ve hala da değişim içinde devam etmektedir. İsrail, 1967 savaşında Batı Şeria, Golan Tepeleri ve Sina yarımadasıyla birlikte Gazze’yi de ele geçirdi ve bu savaşta İsrail’in verdiği kayıp Filistin’in neredeyse 3 katıydı. Yahudi mültecilerse Gazze’ye yerleşmeye 1970’lerde başladı. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) gerillaları, 1967-70 yılları arasında Gazze’de aktif halde faaliyet gösterdiler ve bu İsrail’in mülteci kamplarına sık sık saldırmasına yol açtı. Bu saldırılarda her gün 10′a yakın İsrailli sivil ya da asker ölüyordu ve uzun süre böyle devam etti. İlk Filistin ayaklanması (intifada) 1987 aralık ayında Gazze’de başladı. Konu içinde Kara Eylül adlı örgütün Olimpiyatlarda İsrailli sporcuları acımasızc katletmesini de hatırlatalım. Bu ayaklanma sırasında size bir olay anlatmak istiyorum. O zamanlarda bile İsrail ordusu şu anki Türk Ordusu gibi soğukkanlıydı öyle heryere herkese ateş etmezdi, ama bu savaş sırasındaki bir olay herşeyi değiştirdi. Yıllardır Filistinli Terör Örgütlerinin saldırısında yaşayan İsrail ordusu küçük bir ayaklanmayı uzaktan izlemekte, kendi rızalarıyla bitirmelerini beklemekteydi, tabiki yine en önde çocuklar, kadınlar, taşlar, sopalar. Bu bekleyiş sürerken bir anda ayrılan ayaklanmanın arasından Filistin gerillaları İsrail askerlerinin bulunduğu noktaya acı bir füze saldırısı yaptı ve o saldırıda yaklaşık 200 asker kaybedildi. Bu saldırıdan sonra toplanan İsrail hükümeti aldığı karar ile bir daha tölerans gösterilmeyeceğini açıkladı ve şimdiye dek uzanan bir savunma-saldırı planı yapıldı. İsrail ile yapılan geçici barış anlaşmaları sonucunda, sınırlı yetkilere sahip Filistin Yönetimi 1994’te kuruldu. İkinci intifadanın başladığı 2000’den beri, Filistinli militanlar Gazze’deki Yahudi mültecilere ve askerlere binlerce kez saldırdılar. İsrail, militanlara karşı birçok hava saldırısı ve operasyon düzenledi. Bu saldırılarda çok sayıda sivil de canından oldu. İsrail’in evlerini yıkması ve tarlalarını tahrip etmesi yüzünden binlerce Gazzeli evsiz ve geçimlerini sağlayacak kaynaktan yoksun kaldı. 2005 şubat ayında varılan ateşkes anlaşma bu saldırıları önemli ölçüde azaltsa da Gazze’deki şiddet sona ermedi ve bugünlere kadar gelindi. Şimdi ise Hamas ve El-Fetih pervasızca laflar ile savunma yaptıklarını söylüyor, bilerek ve stratejik bir şekilde tüm haberlere, basına çocukları sürüyor. Yapılan savaş acımasız görünüyor, haklılar da ama olayın iç yüzü karartılarak bizlere yanlış duyumlar yanlış savunmalar veriliyor. Mesela İsrail’in BM Sığınma evini vurduğu söylendi, ve bu kasıtlı yapılmış gibi bir izlenim yaratıldı, ama olaylara CNN ne dedi acaba ? CNN’den yapılan açıklamaya göre bu sığınma evinin hemen yakınında Hamas militanlarının kendi milletini riske atmaktan hiç çekinmeden İsrail uçaklarına 1 saat süresince yoğun füze saldırıları olduğu belirtildi. Bir diğer örnek hastane vurulması, bizim öğrendiğimiz haberlere göre hastanede 500′e yakın sivil vardı ve bu hastane vuruldu, olayın aslı BBC’de şöyle açıklandı, hastanenin krokisine bakılırsa iki bölümden oluştuğu ve bu bölümler arası yaklaşık 200 metre mesafe olduğu ve ikinci bölümün boş ve Filistin Militanlarının küçük eğitim karargahı gibi kullanıldığı belirtildi, herhangi bir bombanın 200 metre uzaklıktaki bir binada etkisi en fazla camların patlamasıdır ki bu savaş esnasında doğal denilebilecek bir olgudur. Çocuk ölümlerine gelince, İsrail Hükümetinin eskiden aldığı bir kararı sizlerle paylaşmak istiyorum ;

” Savaş ve itlaf hallerinde harekat süresince, sivillerin, tüccarların, resmi binaların korunması esastır ancak bu mecralardan herhangi bir karşı saldırı gelmesi halinde İsrail Ordusu’nun harekat planları çerçevesinde sivillere zarar gelmeyecek şekilde harekat devam ettirilebilir. “

Bu maddeden benim anladığım şu; Hamas ve El-Fetih, dış dünyaya kendilerini haklı göstermek için malesef kendi vatandaşlarını, kardeşlerini savaşın içine bilerek ve isteyerek sokmuş ve bu ölümlere sebep olmuştur.

Bu savaş bir çıkar savaşı değildir, bir insanlık mücadelesi değildir, bir devletin içinde oluşan düzensiz ve tehlikeli bir isyana karşı aldığı sert tedbirdir.

Yorum sizin………………………………………………………

……………………………Faruk Can Özdemir

Filistin Eylemlerinde Daimiler…

Merhabalar, yine gündemi kasıp savuran bir haberi yorumlamaktan gurur duyacağım, biliyorsunuz şu sıralar bir Filistin Fan’lık başladı gidiyor bakalım nereye varacak ama acı olan bu eylemlerin, desteklerin bir yardımlaşma içinde, bir demokrasi ve insanlık çerçevesinde değil daha çok değişik ve karanlık bir havada sürmesi, planlanması ve yürütülmesi.
Bugün arkadaşlarımla bir mekandan çıkmış evlerimize dağılacakken önümüzden geçen koca bir ‘Filistinli’ topluluk ile eylemin sorunsuz bittiğini öğrenmiş olduk, aslında önceden de bilmekteydik çünkü günlerdir her yerde ilanlar çığırtkanlar eylemin yüceliğini anlatan laflar ile herkesi büyülemekten öteye gidecek gibiydi. Yolların iki tarafında da sanki Orta-Doğu çöllerinden gelmiş bir militan edasıyla gezen onlarca insan gelip geçiyordu, Filistin Bayrağı desenli atkılar, yüzlerde boyalar, ellerde birkaç bildiri ve gözlerde o tükenmeyen nefret ışığı ! Kimisi McDonald’s'a kimisi YKM’ye giden nefret ışıkları sahipleri ! Hepsi çok mutluydu, sanki bir anda savaş bitmiş, heryer yeşile bürünmüş, kadınların, çocukların gülüşünü duyar gibi oldum ama tabiki bir araç kornasıyla tüm huzurum kayboldu ve Kızılay’da yürümeye devam ettim. Görünen köy kılavuz istemiyordu, işte o dakikalarda hayata, olaylara ne kadar dar baktığımızı anladım, Türk Milleti bu olamazdı, Türk Milleti bir eylem bile olsa onu araştırmadan, o ideolojinin peşinde sırlarını paylaşmadıkça birşeye katılmamalıydı. Tamam, katılıyorum, din kardeşimizdir, dini bırakın, kardeşimizlerdir ama bir milletin hatasını bir millet iç işlerinde zafiyet vererek örtemez, mesela bu bahsedilen eylemden sanıyorum birkaç gün önce yine bir eylem olmuştu Ankara’nın orta yerindeki, Kızılay’da, ve camlar inmiş, sis bombaları ortalığı kaplamış, toz duman ne bu eylemin anlamını ortada bırakmış ne de Filistin’e yapılan desteğe ışık tutmuştu. Yapılan eylem adeta Türk Polisine karşı bir ayaklanmaya dönüştürülmüş ve arbedede çok kişinin malına zarar gelmişti. Konumuza dönelim, eğer bir devlet kendi iç işlerinde zafiyet vererek bir başka devletin özgürlüğünü destekliyorsa bu o devletin önceliği değildir demektir. Bence Türkiye Cumhuriyeti’nden önce Filistin ile iç içe yaşayan devletler bu işe çözüm bulmalılar, mesela Ürdün, mesela Suriye, mesela Mısır. Buradan Mısır Devleti’ni ve Mısır Hükümeti’ni de kutluyorum gerçekten bir delikanlı gibi olaya gerçekçi çözümler getirdiler ve ortaya barış sözünü koyabildiler.
Görmüşsünüzdür, Filistin eylemlerinde, özellikle polis ile çatışılan eylemlerde ön planda olanları. Orada daimi duran belli bayraklar vardır, ÖDP, TKP, EMEP…..ve flamalar uzar gider… Burada bir kesit açarak şunları belirteyim, bizim neslimiz laflar ile çok uyutuldu çok değiştirildi Sağdan olsun Soldan olsun çok beyin yıkayıcılar ortalara döküldü hala da aramızdalar, eğer bir eylem Terör ile iç içeyse orada savunulan düşünce de Teröristtir ve savunulamaz…Önce bir fikri savunmayı kendi kişiliğimizle bağdaştırıp ona göre demokratik adımlar ile savunmayı öğrenmeliyiz. Kişisel düşüncemi buraya mensup arkadaşlarla paylaşmak istiyorum. İçlerinde çok bulunduğum bu ideoloji, Sol düşünce şudur, insanlık hakları devredilemez, darp edilemez ve ihmal edilemez, bu insanlık haklarının içinde her milletin dini de vardır dili de vardır kültürü de çoluğu da çocuğu da aşı da ekmeği de. Kimse ırk, din, dil ayrımı yapılmaksızın eşittir ve aynı haklara, özgürlüklere sahiptir, herkesin yaşamaya hakkı vardır ve tüm milletlerin hakkı korundukça halkların kardeşliği vardır eğer arada bir parazitlik durumu olduğunda ise bu özgürlük sekteye uğramıştır, bu Atatürk’ün de, demokrasiyi her kim kurduysa onun da düşünceleridir. Peki bu arkadaşlara soruyorum, acaba Filistin İsrail’e saldırsaydı yine aynı duyarlılığı gösterip aynı eylemleri yaparlar mıydı ? Çünkü nedense ben bu yönde hiçbir açılım görmedim, bu açılım gösterilmediği sürece de Sol düşünce kendi içinde belli bir ortaklığı, amacı olmayan bir düşünce olarak kalacaktır, 2000′de İsrail katliama uğrarken ya da 1992′de Yahudi okulları yakıldığında bu açılım gösterildi mi acaba ? Şimdi de gösterilir miydi ? Buna yürekten cevaplar verebildiğiniz sürece savunduğunuz düşünce kayda değerdir yoksa o düşüncenin bir saçmalıktan ibaret olduğunu çarpıklığıyla sizler ortaya sermiş olursunuz.Bu hem Sağ hem Sol düşünceli arkadaşlar için de geçerli, acaba kimler buna gönülden cevap verebilecek ?

Ergenekon (!)

Bu yazıda anlatılan herşey hayal ürünüdür ( Yasal Prosedür bizi de almasınlar içeri =) )

Biliyorsunuz kaç aydır gündemi meşgul eden bir olay var ülkemizde…Ergenekon…Hemen vay be aman demeyin gelin birlikte bu Ergenekon neymiş yüzeysel bir düşünelim ne dersiniz ?

Bu yazımda hiçbir şahıstan bahsedilmeyecektir ;

1980′li yıllardı, ASALA terör örgütü ve PKK artık sınırları aşmış, yurtiçinden ayrı yurtdışında da eylemlerine, kanlı faaliyetlerine hızla devam etmekte, hummalı bir pazarlığı sürdürmekte ve iç kanatıcı planlarını yavaş yavaş desteklerle gerçekleştirmekteydi. Bu yıllarda başta olanlar aslında sessiz kalınması gerektiğini bu işin bir destek bulamayacağını, Türk Milleti’nin her zaman kurtuluşa erdiğini söyleyerek milleti rahatlatmıştır, öldürülen bizim diplomatlarımız, bizim askerlerimiz olmasına rağmen bu vahşetin önüne koyulacak olan engel halkımızdan saklanmıştır ki bu o şartlarda yapılabilecek en mantıklı şeylerden biridir. Terör örgütleri ellerini kollarını sallayarak gezerken, 1980 Müdahalesinden sonra bir gelişime giren Milli İstihbarat Teşkilatı bile bu olaylara hükümet babında bir açıklık getiremiyor aksine olayların doğal olduğunu iddia ediyordu. Hükümet sözcüleri ısrarla basına olayların işaret değil sönüş çığlıkları olduğunu anlatsalar da bazı basın elemanları bunların peşini hiç bırakmayacaktı oysa. Gel gelelim bu arada MİT, CIA ile bilgi alışverişlerinde ve göz önünde, kimsenin tahmin edemeyeceği bir harekatı planlamıştı bile. Darbe yıllarında çok tartışılan, Kontgerilla diye tabir edilen ekipler tekrar oluşturuldu ama tabiki bir gerilla edâsında değil de bir işadamı bir mafya bir silah tüccarı adı ve şekli altında. Olay buradan sonra cereyan etmişti, ASALA,PKK, cinayetlerine devam etmiş ve kimsede sabır bırakmamıştı, bu olayın önüne geçmek için bir kaç MİT görevlisi mafya adı altında Avrupa’ya yollanmış ve Ermeni merkezleri bombalanmıştır, bunlardan sonra herkese aramızda Kontgerilla olabilir sorusunu getirse de bir nebze rahatlatmıştır. Zaman geçtikçe bu disiplin ve bağlılık MİT’ten dışarı kaymaya, yozlaşmaya başladı, sivil gerilla olarak Avrupa’da karşı cevaplar veren devletimizin muhteşem elemanları şimdi devleti tanımadıklarını, paranın kendilerinde olduğunu öne sürercesine davranışlar içine girdi, mafya devletle değil devleti tanımadan istediğini vuran istediğini çıkaran bir yapı haline geldi. İpler burada elimize tekrar alınmak istendi ve Ergenekon adı altında olmasa da bu örgütün temelleri atıldı. Susurluk kazası da bu ‘Yeni Örgüt”ün işi olarak sunuldu ve aslında mantıklısı da buydu. Birilerinin devlet içinde devlet kurma çabaları elbet bir noktada kesilecek ve sekteye uğradıkça uslanmayanların sonunu kötek belirleyecekti ki öyle oldu. Olayın sahipleri o gece Susurluka meydana gelen şaibeli bir kaza ile öldüler. Şaibeli deniliyor ama bu bir savunma mekanizması, bunu anlamak önemli çünkü şaibe bu olaya yakışır bir kelime değil bence. Susurluktan sonra Ergenekon büyüdü, büyüdü, albaylara, tüccarlara, askerlere, paşalara, hatta en üstlere ulaştı ve içine aldı. Dış ülkelerden silahlar alındı, paralar transfer edildi, kanallar kuruldu, bu bir nevi Türk Masonitesiydi, kapalı ama ciddi bir örgüt. Şimdilerde ise gözaltılarla, suçlamalarla bize sapkın bir haber dolgunluğu yaratılmaya çalışılan kocaman bir hortum sanki. Hiç düşündünüz mü bu kadar üst düzey ve neredeyse çoğu milliyetçi, asker insan nasıl bir terör örgütü kurar ? İşte olay böyle değil, hükümetimizin dediği terör, Türk Milletine olan teröre karşı olan bir akım ve cevaptır ki siz düşünün neden şimdiki liderlerimiz böyle bir topluluğa ‘Terör Örgütü’ diyor ? Ergenekon, yapılanmasıyla, teşkilatıyla tamamen bir Türk örgütüdür ve Türk haklarını savunmak için cephanelikler kurmuştur, cinayet işlemiştir. Burada cinayet işlemeyi, darbeyi savunmuyorum aksine bunları kapımıza getiren güçlere karşı bir örgüt olduğunu söylüyorum Ergenekonun. Daha kısa anlatırsak Ergenekon modern bir darbedir, Türkiye’yi korumaya yönelik bir darbe, siz de farkındasınızki artık o kadar laubali olduki bu millet düşmanlarını unuttu, piyasasını, gizliliğini, bağımsızlığını hiçe saymaya başladı. Şimdi siz kalkmış buna karşı gelen bir örgüte Terörist diyorsunuz.

Umarım kısa da olsa birşeyleri anlamanız için yardımcı olmuşumdur…

FARUK CAN ÖZDEMİR…

Cola – Kola – Her neyse…


Coca-cola ve pepsi’nin ortalama pH degeri 3.4 Bu asidite disleri ve kemikleri eritmek için yeterlidir. Pepsi veya coca-cola’yi içmeden önce bir düsünün. Dünyada hiç kimsenin tavsiye edemeyecegi karbon dioksit içiyorsunuz. Iki yil önce, Delhi üniversitesinde “kim daha fazla oca-cola içecek” diye bir yarisma yapildi. Sekiz sise coca-cola içen kazandı ve herkezin gözü önünde öldü. Çünkü çok fazla karbondioksit almisti ve kaninda yterli oksijen yoktu. Birisi kirilmis disini bir sise pepsinin içine koydu vedis 10 günde eridi!!! disler ve kemikler ölümden sonra en fazla dayanabilen organlarimizdirlar.Bir sise kola içerek midenize ve bagirsaklariniza ne yaptiginizi bir düsünün…. COCA COLA VE PEPSI SEVERLERE – HER SEYI BILDIGINIZI MI DÜSÜNÜYORSUNUZ? AMA DAHASI VAR… TUVALETI TEMIZLEMEK IÇIN” Bir kutu kolayi klozetin içine dökünüz Bir saat kadar bekleyiniz ve sifonu çekiniz. Koladaki sitrik asit hela tasindaki lekeleri yok edecektir. KROM TAMPONLARDAKI PAS LEKELERINI YOK ETMEK IÇIN” Tamponu coca-colaya batirilmis marlboro folyosuyla iyice ovunuz. AKÜ KUTUP BASLARINDAKI ÇAPAGI TEMIZLEMEK IÇIN” Bir kutu kolayi kutup baslarina dökün ve çapak yok olsun. PASLANMIS BIR CIVATAYI SÖKMEK IÇIN” Coca-colaya batirilmis bir bezi bir kaç dakika pasli civataya uygulayiniz. HARIKA BIR JAMBON IÇIN” Bir kutu kolayi tepsinin içine bosaltinJambonu alüminyum folyoya sarip, firina sürünüz. Jambon tam olarak pismeden otuz dakika kadar önce folyoyu çikariniz ki harika bir sos için jambonun yagi ile kola karissin. ELBISENIZDEKI YAG LEKESINI ÇIKARMAK IÇIN” Bir kutu kolayi lekeli giyeceklerin üzerine bosaltin, Deterjani ekleyin ve her zaman yikadiginiz gibi yikayin. Coca-cola yag lekelerinin yok olmasina yardim edecektir. COLA ARABALARIN ÖN CAMINDAKI LEKELERI DE YOK EDER. AYRICA BIZ BU MADDEYI IÇERIZ !!! BILGILERINIZE……

Türkiye’de Bilgisayar Mühendisliği’nin Geleceği

Çokça mailler alıyoruz. Gelecekte bilgisayar mühendisliğinin durumu ne olacak diye.

Öncelikle şunu belirteyim, Türkiye okumuş kişiler bakımından çok şanslı. Üniversite okuyanların çok büyük bir kısmı çok akıllı zeki kişilerden oluşuyor. Üniversite okuyanların bu durumu belki OSS’nin yarıştıran rekabet ettiren yapısından kaynaklanıyor olabilir. Ne kadar OSS ‘den herkes şikayet etse de OSS’nin bu rekabetçi yapısı ülkemize çok iyi yetişmiş gençlerin ortaya çıkmasını sağlıyor, ayrıca parasız okuma imkanı da sunuyor insanlara.  Bu rekabetçi yapımızdan dolayı mezunların büyük bir kısmı mı iş dünyasında Avrupa’lı yada Amerikalı mezunlara göre daha avantajlı durumda. Çok çalışmaya alışkınız ve stress altında müthiş işler çıkarabiliyoruz. Bu söylediklerim sadece Bilgisayar Mühendisleri için değil diğer dallar için de geçerli.

Gelelim Türk Bilgisayar Mühendislerinin durumuna. Türkiye yazılım konusunda gerçekten de çok ileri durumda. Türk Bilgisayar mühendisleri daha çok yazılım ağırlıklı çalışıyorlar. Türk Bilgisayar mühendisleri bir sıralama yapılacak olursa avrupa içinde 2. sırada diyebiliriz. ilk beş sıralaması yapacak olursak sıralam şu şekilde oluşur.

1. Almanya
2. Türkiye
3. Rusya
4. Polonya
5. Ingiltere

Şaşırdınız mı? Şaşırmayın, gerçekten de iyiyiz. Eğer şaşırdıysanız daha da şaırtan birşey söyliyeyim: Türkiye bu sıralamayı önümüzdeki yıllarda değiştirebilir ve Almanya’nın üzerine çıkabilir.  Daha da şaşırtan birşey söyliyeyim türkiye yazılım konusunda sanıldığı gibi hindistan’ın gerisinde değil. Hindistanda bir milyar insan var bir kaç kişinin iyi çıkması normal. Sanıldığı gibi hintliler yazılımda çok iyi değiller. Daha çok ucuz işgücü olarak sekreterlik yani Telefon bakıcılığı yapıyorlar. Bu konunun da tabiki yazılımla ilgisi yok. HP’nin teknik desteğini telefonla versen ne olur vermesen ne olur. Bazı ülkeler yazılım konusunda daha başarılılar. Japonlar her nekadar teknolojide ileri de olsalar kafaları yazılıma pek basmıyor. tabiki içlerinde çok iyileri de var ancak genele bakıyorum burada.

Ancak Türklerin en büyük problemleri diğer sektörlerde olduğu gibi markalaşamamak.  Türk mühendislerin çalıştığı firmalar belirli bir eşik değerine ulaşıyorlar ama o noktayı bir türlü aşmak istemiyorlar. Ayrıca Türk yazılımcılarda uyduruk shareware/freeware program yazmada bir isteksizlik var.  Ayrıca her geçen gün artsa da gönüllülük üzerine çalışan organizasyonlarda da görev alma konusunda isteksiz davranıyorlar. Belki bunun sebebi belki ingilizcelerine güvenmeme belki bilgilerine güvenmeme olarak görülebilir. Ancak bunun en büyük sebebi Bilgisayar Mühendislerimizin özellikle de kurumsal firmalarda çalışanlarda görülen motivasyon eksikliği ve rahatlığa alışmaları. İşyerinde gerekli olan şeyler dışında yeni şeylere uzak durmaları işin başlangıcı oluyor. Haftasonu gezip tozmak dururken niye bu tür şeylerle uğraşsınlar değil mi !!!!

Halbuki yazılımcıların belirli saatlerini, mevcut çalıştıkları işler dışındaki konulara ayırmaları gerekir. ister hobi deyin ister başka bir ad koyun bu şekilde çalışmayan bilg. mühendisi kendini köreltmektedir. Kurumsal firmada rahatım yerinde, sessiz sakin oturayım diyenler ilk ekonomik kirizde, kapının önüne konunca sudan çıkmış balığa dönecekler.

Bunun böyle olmasında firmalarda çalışan yöneticilerin de büyük payları var. arada sırada iş dışında farklı bir konuda bir araştırma yapan birisi boş işlerle çalışıyor gözüyle bakılıyor. Bu yüzden 2 işi bir kişi yapabilecekken hemen yeni bir eleman alıyorlar. Yeni bir konu olduğunda elemanı hemen eğitime gönderiyorlar.

Ancak her nekadar bu kadar karamsar konuşşsam da bir çok bilg. mühendisi internette marka olmuş durumdalar. birçok kişi internet sayesinde sektördekiler tarafından tanınmaktadırlar.

Bu şekidle tanınmanın en büyük avantajlarından biri de yeni iş tekliflerinin gelmesi. yani yaptığınız işler aslında boşa gitmiyor bir şekilde bir gün size geri dönüyor.

türkiye’deki bilg. mühendislerinin başarıların sırları neler…. bir çok etken olabilir bunları sıralamak gerekirse:

1. Çok çalışkanlar.
2. Okullarda verilen ödevler çok zor oluyor.
3. Kendi kendine öğrenme kapasitesi var.
4. Müthiş bir rekabet var.
5. teknoloji sürekli yenileniyor. yeni mezunlar bilerek çıkıyor.
6. bir de bizim gibi yol gösterim babında  gönüllü sitelerin sayısı artıyor.

Geçekten de çok çalışıyoruz. Geceleri projeri bitirmek için deli gündüz çalışıyoruz. Derslerimiz çok ağır ilkokuldan beri çok çalışmaya alışkınız. Üniversitede verilen ödevler öğretilenlerden farklı. Okuldaki hocalar yetersiz. Bu da bizi daha çok çalışmaya ve kendi kendimize öğrenmeye itiyor.

Mevcut durumda en popüler meslek Bilgisayar Mühendisliği. Muhtemelen sizi tanıyan akrabalarınızınn ve komşularınzın tek tanıdığı bilgisayar mühendisi sizsiniz. Anneniz muhtemelen siz farketmeseniz de cocuğum bilgisayar mühendisi oldu/olacak diye komşularla konuşurken gururlu bir şekilde konuşuyordur. Kritik bir konumda bulunan bilgisayar mühendisleri bir firmanın en değerli elemanıdır. Bunu ancak işe girdiğinizde kritik bir görev aldığınızda anlarsınız. Bir şirketin CEO’su değişse yada pazarlama müdürü değisse bile şirket umursamaz bunu. Ama kritik bir noktadaki bilg. mühendisinin işten çıkmasına bile müsade edilmez. gerekirse bir müdür kovulur ama bilg. mühendisi yerini korur. (ama siz siz olun bunu test etmeyin, kritik değilseniz anında atılırsınız :-) )

Bu arada kötü bir üniversitede okuyorum diye dert etmeyin. Üniversite bir araçtır bunu unutmayın. Amacınız hayatta iyi şeyler yapmak bunu yaparken de iyi para kazanmak olmalı. Üniversitede okurken deli gibi kendiniz geliştirmeye çalışın. Üniveristeyi bir kere okuyacaksınız unutmayın. TV seyredeceğinize bir proje yapın. Belli mi olur belki tutar deli gibi para kazananırsınız. Tum gun Hurriyet milliyet sitelerinde haber okuyacağınıza teknolojik siteleri takip edin. inanın kaybınız olmaz.

Gelecekte türkiyede ve dünyada bilg. mühendisliğine olan ilgi gittikçe artacak. Kendini geliştirmiş bilgisayar mühendisleri daha çok paralar kazanacak.  Türk bilg. mühendislerinin değeri daha da artacak ve daha çok bilinir olacaklar.

unutmayın işini iyi yapanlar her zaman el üstünde tutulurlar. işini iyi yapan bilgisayar mühendisleri daha da üstte tutulurlar. bu yüzden işinizi iyi yapın. iyi yapmakla da yetinmeyin daha iyi nasıl yaparız diye çabalayın.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.